‘Teklif’ Değil Tehdit

Yazar: Ömer Gülen

Rûze teklîfin Fuzûlî’den götür ey muhtesib

Nâtüvandır anda bu teklîfe yoktur ihtimâl

Fuzûlî

Osmanlı idarecileri ve aydınları, kendi dünya-görüşleriyle Batı menşeli rasyonel mantık arasındaki ayrımın mahiyetini önemsemeden dağılmaya yüz tutmuş Osmanlıyı kurtarmaya çalıştı. Bu süreç Batı modernleşmesini anlama yolunda bugün hala devam eden özgün yaklaşımlar üretebilirdi fakat I. Dünya Savaşı ve hemen sonrasında Kemalist ideolojinin bilâ kayd-ü şart pozitivist bir anlayışla devlet ideolojisini belirlemesi, bütün mümkünleri yok etti. Devletle ilişkisini kırılgan şekilde sürdüren Osmanlı entelijansiyasının yerini, iktidar ideolojisini benimsemiş aydınlar topluluğu aldı. İnkılabın jakoben aydınları, düşünsel üretimlerini mensubu oldukları iktidar alanını muhafaza etmek üzerine belirleyerek, tarihin ve gündelik hayatın içinden İslamî geleneği silmeyi misyon haline getirdiler. İsmet İnönü döneminde, Kemalist aydın kadrolardan farklı olarak, sosyalist ve muhafazakar entelektüeller Osmanlı toplum yapısı ve Osmanlı modernleşmesi hakkında yeni tezler geliştirdi. DP’nin idareyi devralması sonrasında muhafazakar aydınlar tezlerini Osmanlıcılık söylemini öne çıkararak, parti programına dönüştürdü. Böylece günümüze kadar süren iki aydın tipi ortaya çıktı. Osmanlıcılar ve Kemalistler. Kadro dergisinin karşısında Doğu Batı dergisi. İktidarın rengi ve iltifatı, kendi aydınlarının söylem alanlarını da belirledi. Dolayısıyla cumhuriyet dönemi boyunca tarih hep iktidara hizmet edecek şekilde ayarlanmış oldu.

Yirminci yüzyıl, bilimsel pozitivizm rüyasından uyanmak için güçlü metinlerin yazıldığı bir yüzyıldı. Cumhuriyet tarihi boyunca, modernist ya da akılcı düşünme iddiasına sahip üniversite çevreleri, 19. yüzyıl düşünsel sınırlarını aşan bu metinlerle ilişki kurmadığı/kuramadığı için ne dediğini bilmez bir eleştiri ve üniversite geleneğinden başka bir şey üretemedi. Pozitivist teorilerin fundamentalist köklerine dair eleştiriler, rasyonel teolojinin çıkmazlarını da aşikâr hale getirdi. Bu yeni metinlerin tarih, toplum ve din ile kurdukları ilişki Tanzimat sonrası Türk entelijansiyasının zihinsel tecessüsüne yabancı değildi. ‘Renan Müdafaası’ ya da ‘Buhranlarımız’ gibi eserlerin ana probleminin ‘İmkânsız Devlet’ ya da ‘Müphemlik Kültürü ve İslam’ kitaplarının problematiği ile aynı izlekte devam ettiğini rahatlıkla görebiliriz. Osmanlı aydınının 19. yüzyıl boyunca otorite karşısında inşa ettiği özerk alan Cumhuriyet sonrasında sürdürülseydi farklı bir üniversite geleneğine ve entelektüel ilgilere sahip olabilirdik. Kaybettiğimiz şey, şu gerçeği önümüze koymaktadır ki iktidar, kendi aydınları aracılığıyla düşünceyi manipüle ederek varlığını sürdürüyor.

Bu girizgah Türkiye’de hiçbir şeyin, boşlukta ortaya çıkmadığına inandığım için yazıldı. Boşlukta bırakılan yerin bazen daha değerli bir yükü taşıyor olabileceği inancıma rağmen, özellikle entelektüel dünyamıza heyecan katan her türden metinleri önemsemek gibi bir huyum var. Teklif dergisi bu açıdan bende belli bir heyecan yaratmıştı. Dergiyi biraz inceleyince edindiğim ilk izlenim, muhafazakar okur çevresinin, hususiyetle felsefeyi bir şey olarak gören çevrenin (bu şeyin ne olduğunu hiç anlayamadım) aradığını bulduğuydu. Bana göre değildi ve ilk tanışmamız orada nihayete ermişti. Bir arkadaşım dergide müphemlikle ilgili bir yazının varlığından bahsedince bu yazıyı görmem gerektiğini düşündüm ve bu merakla derginin sayılarını karıştırırken ilk sayıda ele alınan konu dikkatimi çekti: Mükellefiyet. Derginin bu sayısındaki ‘açık oturum’ başlığı altında yapılan konuşmaları okuyunca, teklif olarak sundukları düşüncenin, Cemil Meriç’in aydın ve edebiyat temelli batılılaşma eleştirisiyle, İsmet Özel’in emperyalizmin ve iktidarın her türünden kaçırılmış bağımsız söyleminin birkaç adım gerisinde; doksanlarda üretilen metinlerden ise bir hayli ilerde olduğunu fark ettim. Fakat tek bir istisna ile. Söz konusu metinler, huzursuzluk, arayış ve anlama gayreti içinde yazılmış metinlerdi. Teklif sahipleri, kendi durdukları yerden emin bir güvenlik içinde yazıp konuşuyorlar. Gelenek içinde bütün imkanların saklı olduğuna bir kere inanmışlar ve bu saklı dünyanın anlaşılması için okurlara anlatmak istedikleri bir şeyler var.

Derginin as kadrosu, ‘mükellefiyetimizi’ bize hatırlatan bir sorumlulukla, teklif, mükellefiyet, hürriyet kavramlarının anlamı etrafında, klasik ve modern felsefe tarihi özelinde kısa bir yolculuğa çıkardıktan sonra okuyucuyu nihai kararını veriyor: Modernitenin problemli yapısı onun doğasındaki kötülüğü belirler. Böylece kaybettiğimiz şeyin anlamı, modernliğe duyarlı akıl ve kültürel heveslerimizin kendisinde aranır. Temel sorun, özgürlüğün metafizikten yoksun yapısında gizlidir. Ontolojik, epistemik birçok sorunsalın harmanlandığı modernlik, insanı, yüksek olan her türden anlam ve kültürden yoksun bırakarak kendi yaşam biçimini dayatır bireye. Bu paradigma içinde özgürlük, medeniyet duygusundan yoksun anlam içinde, nefsiyle baş başa bırakır insanı. Ekip için çare, mükellefiyetin insanı diğer canlılardan ayrı kılan manasıyla yeniden irtibat kurmaktır ve bize bunu hatırlatacak kavramlar yerli yerine oturtulduktan sonra geriye sadece özün gürlüğü kalır.

Bu düşüncelere katılabilirdim eğer söylemin felsefî düşüncede değil kişinin kendi insan varlığında sahih anlamını bulacağına inanmamış olsaydım. Dolayısıyla ortada bir güvenlik sorunu var ve bu güvenlik sorunu dayandıkları İslami düşüncenin kendisinde değil doğrudan durdukları yerin psiko-sosyal sınırları içinde başlıyor. İnsan, kendinden ve çevreden uzak bir dünyayı söylem haline getirince, kaçınılmaz olarak teori ve pratik arasındaki uyumsuzluk huzursuzluğa dönüşüyor. Platoncu anlamda her kavram bir ideada hakikatle olan ilişkisini kuruyorsa onu gerçek dünyaya çıkaran şeyin insanın hikâyesi olduğunu biliyoruz. İnsanın yaşamı, tamamlanmamış hikâyelerden oluşur ve biz bir insanı ancak tercihleriyle tanırız.

Hz. Muhammed’in teklifte bulunduğu her bir insan, öncelikle güvenilir bir kişinin davetine muhatap olduklarını biliyordu. Onlar için sadece, vahyin dünya hayatını tanımladığı anlamı tanımak kalıyordu. Dünya, hayatın kendisi olarak karmaşık bir yer değildi ve Peygamberimiz de en yalın biçimiyle hayatın kendisinden bahsetti bize. Bu davette insan, bedeni ve gündelik tecrübesiyle dini hayatın her yerindeydi. Hz. Muhammed’in vefatından sonra insan bir kez daha özerk konumunu kaybetti. Toplumsal alanın yerini kısa zamanda iktidar aldı. İnsan da varoluşuyla değil, tümel gerçeklikteki biricikliğiyle anılan bir varlık haline getirilerek tarihin dışına atıldı.

İnsan kavramı etrafında dönüp dolaşan tümel zihin, modernliği gelenekselleştirerek, geride kalmaktan yorulduğunda da geleneği modernleştirerek sadece kendi kaybolmuşluğunu gizleyebilir. Bu gizlendiği yerde sıra bir türlü içinde bulunulan zamanın ve yakın çevremizin politik gerçekliğini sorgulamaya gelmez. Sorgulanmayan hayat, tarihin salık verdiği ödevle, sünnilik içinde terbiye edilmiş bir görevle iç içe geçirilir. Bütün çözümlemeler tarihin sahih çizgilerinin korunması üzerine değil, bugünkü halin tarihle ilişkili olan kısımlarının savunulması üzerine kurulur. Burada, Kemalist aydınlarla paylaşılan şeylerden biri organik aydın olma mükellefiyetiyken diğeri halkın aleyhine de olsa (bilerek lehine demedim) klasikleşmiş bizdencilik. Malumunuz Batılılaşmanın bütün kötülüklerini biz uzağımızda değil yakınımızda yaşıyoruz. Batının insanlık için ne kadar tehlikeli bir dünya yarattığını söyleyip, batılılaşmanın çok daha düşük seviyelerde bizim topraklarımızda yarattığı çirkinliği dile getirmezsek, okuyucuyla kurmak istediğimiz ilişkinin, onu sahte bir şeye ikna etmek üzerine oluşturulduğunu ustaca gizlemiş oluruz. Politikacılar, Maverdi’den ya da Machiavelli’den öğrendikleri pragmatizmle ülkeyi tahterevalli sahasına dönüştürebilirler ama entelektüelin görevi iktidarın manipülasyonunu açığa çıkarmak olmalıdır.

Cumhuriyet tarihimiz hala, Yusuf Akçura’nın ‘Üç Tarzı Siyaset’ olarak belirlediği teoriler çerçevesinde sürmektedir. Burada ilginç olan Osmanlılık ya da Kemalizm özelinde devam eden iktidar arzusunun, her türlü siyasi kurtuluş teorisini işlevsiz kılması. Tam bu noktada mükellefiyet adına gündeme getirilmek istenilen teklifin, sivil olmayı tehdit eden bir içerikle sürdürüldüğüne dikkat etmemiz gerekir. Yani dünya bilgisinin bir sorunsal olarak hem insanın üzerinde politik bir yük, hem de felsefi duyarlılığın varoluşsal krizleri içinde sivil arayıştan yoksun bırakılması, ortadaki sohbeti teklif olmaktan çıkarıp bir tehdide dönüştürüyor. Yani ortada din yok yorum var ve yorum gerçeklerin ötesinde bir felsefi çözümlemeyle dünyayı anlamaya çalıştığında çelişki başlamış oluyor. Zincirlerle bağlı olduğumuz geleneksel mağaramızda ve hususiyetle bize ait olduğunu iddia ederek kutsallaştırdığımız zincirlerle, küflenmiş kavramların içinde kalarak, hayatla irtibat kuramayız. Burada küflenmiş kelimesini kullanmam, kavramın tarih dışı olduğuna değil, göstergesindeki anlamın gelenekselleştirilerek canlılığını yitirdiği kullanımına işaret etmektedir. Geleneksel dünyamızda yüksek bir kültürü temsil ettiğimiz inancı içinde bu kavramlar, idealize edilmiş gerçek dışı bir tarihe hizmet eder. Burada şu noktayı belirtmeliyiz ki, dinlerin kendi tarihi içinde yaşadığı en büyük kırılma, peygamberle güncelin arasına geleneğin girmesidir. Bu gelenek, iktidarın koruması altına girince peygamberle olan en güçlü bağını kaybetmiş olur. Allah resulü bizi, gerçeğin dünyasına davet etti. Eğer gerçeklikle ilişkimizi sürdürmek istiyorsak, Ebu Hanife’nin iktidar karşısındaki duruşunu gölgeleyen öğrencilerinin yarattığı âlim tipolojisini ciddiye almayarak yolumuza devam etmeliyiz. Mükellefiyet olarak bu, her şeyin zaten bilindiği bir ortamda pratik olanın gerçekliğiyle yüzleştirecektir bizi.


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin