İnsan varoluşunun en samimi halinin kötülük olduğunu bizlere öğreten Michael Haneke’nin, adını Aşk koyduğu bir filmi var. Filmin konusunu hepimiz biliyoruz aslında: İnsan eti ağırdır!
George ve Anne’in mutlu yaşamlarına konuk olduğumuz Aşk’ta, belki yarım asır boyunca birbirlerinin burjuva yalnızlıklarını paylaşan iki bireyin vedasına şahit oluyoruz. Emekli müzik öğretmeni olan çift, mutlu bir yaşam sürmektedir. Anne’in ani bir kalp rahatsızlığı geçirmesi ve ardından felç olması bu mutluluğa gölge düşürecektir. Her ne kadar ilk bakışta geçirdiği rahatsızlık sonrası kocası Georges’un bakımına muhtaç hale gelen Anne ile eşinin felç geçirmesinden sonra tek uğraşı onun ihtiyaçlarını gözetmek olan George arasındaki aşk ve bu aşkın hiç beklenmedik yükümlülükler karşısında aldığı hal filmin ana teması gibi görünse de, derinlere inildikçe burjuvazi eleştirisi, aşk ve aşkın ne’liği, ölüm karşısındaki çaresizlik, eşine âşık bir adamın bu aşk uğruna neler yapabileceği filmin ana odağını oluşturuyor. Haneke, her zaman yaptığı gibi, burada da kendi karşıtını içinde barındıran bir diyalektiğin gücüne sığınıyor; aşk ve ölüm ya da acı ve mutluluğun karşıtlığı filmin her sahnesinde karşımıza çıkıyor. Bunun yanında film, yaşlılık, yalnızlık, çaresizlik, iyi, kötü, bağlılık/bağımlılık ve özgürlük gibi kavramları tekrardan tanımlamamıza sebebiyet verecek kadar farklı ve yoğun şekilde ele alıyor. Farklı ve yoğun, çünkü hiçbirimiz –en azından ölmeden önce bu yazının sonunu okuyabileceğini varsayabilecek kadar genç olduğunu düşünenler- bu kavramlara o kadar da yakın olduğumuzu düşünmüyoruz. Bu kavramları, her zaman bizden önce tecrübe edecek ya da etmesi gereken insanların var olduğunu varsayıyoruz. İşte bu sayede Haneke, bu iç burkan dramda, merhametli olduğu kadar acımasız, gerçekçi ve yürek paralayıcı bir resme işaret edebiliyor kanımca.
Paris’te geçiyor film, kasvetli ve yeterince burjuva bir artalanda. Filmin, bir iki sahnesi hariç, tamamı yine Paris’in bu kasvetine yakışır bir evde geçiyor. Film hikâyeyi anlatma yönünden, karakterlerin sağlamlığına; mekân seçimlerinden, sanat yönetimine kadar kusursuz işliyor. Bir tiyatro oyunu gibi, oyunculuklar ön planda. Her şey gerçek ve gerçekliğe yakışır bir sadelikte; hatta o kadar sade ki sıkıcı. Hikâyenin gerçekliğe olan bu yakınlığı, yadırgamadan sıkılmanıza imkân veriyor. İşte bu filmin değil; aslında filmin etkisiyle içimizin sıkılması durumu. Ya benim de başıma gelirse korkusu; çünkü ne Georges ne de Anne bize yabancı. İkisi de bizleriz.
Muhtemelen isminden dolayı, masum bir aşk hikâyesine şahit olacağımız hissi zaman zaman ağır basıyor filmi izlerken. Oysa bu, insanın ve duygularının koşullar karşısında nasıl değişebildiğinin hikâyesi. Faniler olarak, duygu dünyamızı sanki hiç kötü son yokmuş gibi, kötü olasılıkları yok sayarak kuruyoruz. Ancak hiçbir felaket karşısında yıkılmayacakmış gibi sağlam duran bu güçlü duygular, şartlar değiştiğinde tahmin edemeyeceğimiz kadar farklı bir noktaya gelebiliyor, bambaşka bir şeye dönüşebiliyor.
Başta da söylediğim gibi, her ne kadar insanlar kültür, çevre ve geleneklerin baskısı altında itiraf edemese de, insan eti ağırdır. Sonu belli olmayan bir süre boyunca ve tek taraflı bir fedakârlığa mahkûm hiçbir ilişki insana mutluluk vermez. Bu yük Atlas için bile çok ağır. Bu yüzden final sahnesinde, Georges’un hayat arkadaşının canına kıyması sadece onun acısına son vermek için atılmış bir adım olarak okunamaz. Söz konusu kişinin en yakını, en sevdiği dahi olsa herkes bir yerden sonra böyle bir yükten kurtulmak istiyor. Yani demek istediğim “Allah elden ayaktan düşürmesin” ifadesini kişi kendisi için değil, kendisine yük olması muhtemel kişiler için kullanıyor. Ahlaki olanın ne’liğinin baştan sona sorgulandığı filmde, teknik olarak cinayete karşılık gelen bir eylem dahi –her ne kadar filmin cinayeti legalize ettiği şeklindeki bir eleştiriye ben de katılsam da- ona kazandırılan meşruiyet zemininden dolayı, anlaşılabilir ve tolere edilir gösterilebiliyor.
Hikâyenin dikkat çeken bir başka noktası ise iki farklı sahnede güvercin metaforu ile karşılaşmamız. Patrick Süskind’in uzun öyküsü Güvercin’i okuyanlar hatırlayacaktır. Bu öyküde güvercin, bireyin varoluşunu dışa vuran çok anlamlı bir simge olarak çıkar karşımıza. Her birimiz bir gün öleceğimizi biliriz ancak hayatımızın değeri en çok ölüm olgusuyla karşılaştığımızda ortaya çıkar. Güvercin, varoluşu unutuştan, onu boşlamamızdan varoluşun farkındalığına geçişin öyküsüdür. Amour’da, Anne’in yatağa düşmesiyle birlikte benliğinden, varoluşundan uzaklaşan hatta yer yer sıyrılan Georges, sevdiğinin ölümüyle birlikte kendisiyle buluşuyor. Filmde ilk güvercin, Anne’in ölümünden önce diğeri ise sonra çıkıyor karşımıza. Bir de resim olarak salonda kitaplıkta duran bir güvercin var. İlk güvercin, bize birinin öleceği hakkında ipuçları veriyor aslında ama Georges’un bu güvercini camdan –zarar vermeden- kovması, ölümün de evden kovulduğu ya da uzaklaştırıldığı yanılgısını da beraberinde getiriyor. Georges, Anne’i öldürdükten sonra, bir güvercin daha giriyor eve ve birkaç denemeden sonra Georges, güvercini yakalıyor. Sonrası? Sonrası meçhul. Güvercine ne olduğunu bilmiyoruz. Bunu Georges’un hayatındaki iki ayrı safha olarak değerlendiriyorum: güvercini kovduğu sahne, Anne’in varoluşunda kaybolmuş bir Georges; güvercini yakaladığı sahne ise kendi varoluşunu bulan Georges.
Hikâyenin en çarpıcı ve Georges’un ruh hali hakkında en açık ipuçlarından birini veren sahne, Georges ile kovulan bakıcı arasında gerçekleşen diyalogda saklıdır. George, eşinin saçlarını son derece özentisiz ve sert biçimde tarayan; eşinin psikolojisini pek umursamayan genç bakıcının işine son veriyor. Bu durumdan pek de hoşnut olmayan kadın, Georges’u zan altında bırakmak adına “bu işi almak için başka işleri reddettim” diyor. George ise, “açıklama yapmayacağım” diyerek geçiştirmek istiyor. Çünkü biliyor ki açıklama yapsa bile onu ondan başka anlayabilecek kimse yoktur. Çünkü Georges, oldukça kendine has bir yalnızlık ve çaresizlik içindedir. Bu çaresizliği, kendisine hakaret eden bakıcıya verdiği cevapta oldukça açık, seçik bir şekilde görüyoruz: “can-ı gönülden dilerim ki günün birinde başkaları da size, hastalarınıza davrandığınız gibi davranır ve siz de onlara karşılık veremezsiniz.” Bu temenni, George’un tecrübesinin hiç de arzu edilir olmadığını ve artık eşini ağır bir yük olarak gördüğünün ifadesidir.
Hikâyenin dikkat çekmek istediğim bir başka noktası da Anne’in karakteri ve ötenazi arasında kurulabilecek –belki biraz zorlama- bir ilişkidir. Hikâye boyunca, Anne sürekli güçlü bir kadın imajı çiziyor. Georges’dan yardım isterken çektiği acıyı görebiliyorsunuz. Örneğin hastaneden eve geldiklerinde, Georges Anne’in yatağının yanında ayakta dururken, Anne ona gidip bir şeyler yapmasını, yanında durmasını istemediğini söylüyor. Bu ve bunun gibi sahneler bize Anne’in kendisini hala güçlü hissetmek istediğini gösteriyor. Anne’in bu gücü zamanla, Georges’a muhtaç olduğu için bir utanç duygusuna teslim oluyor. Georges’a zorluk çıkarma ve bakımını daha güç hale getirme uğraşı kanımca Georges’u bıktırma çabaları olarak okunabilir. Nihayet filmin sonunda Anne, en sevdiği kişi tarafından öldürülüyor. Pişmanlık yok, acı yok. Sadece huzur var. Herkes için, huzur ve özgürlük. Peki, George hiç mi sevmiyor eşini, her şey mi menfaat? Seviyor elbette. Ama kendisine yük olmayan biri olarak seviyor. Nitekim son sahnede evden sağlıklı bir Anne’in hayaliyle çıkıp gitmesi bunun açık bir ifadesi.
Damağımda çok lezzetli bir acı kahve tadı bırakan bu film, aslında çok daha önce Oscar Wilde’ın satırlarında anlatıldı. Çünkü herkes öldürür sevdiğini…


Yorum bırakın