Ademoğlunun İlk Mezhebi,
Cevdet Said,
Pınar Yayınları,
İstanbul – 2013
Cevdet Said; 1864 yılındaki büyük Kafkas sürgününde Osmanlı topraklarına sürülen ve bugün Suriye sınırlarındaki Golan eteklerinde bir köye yerleştirilen bir ailenin çocuğu olarak, bu köyde 1931 yılında dünyaya gelmiş. Önce orta kısmını tamamladığı Ezher’in Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi’den mezun olmuş. İlk gençlik yıllarından itibaren başladığı yoğun okuma, araştırma ve ardından da yazma faaliyeti halen devam etmekte olan Said, takip ettiği pek çok isim arasında özellikle Malik bin Nebi’den etkilenmiştir. 60’lı yıllardan itibaren, özellikle Arap–İsrail Savaşı’ndan sonra, tanınmaya başlayan bir isim olmuş; zamanla eserleri pek çok ülkede okunmuş ve görüşleri tartışılmıştır. Düşünceleri sebebiyle Hafız Esad döneminde yargılanmış ve ceza almış, cezavinde kalmış ve öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılmıştır. Doğduğu köy olan ‘Bi’ri Acem’de hayvancılık, arıcılık ve ziraat ile meşgul olarak ailesi ile birlikte hayatına devam ederken 2012 yılında köyünün bombalanması sonucu erkek kardeşini kaybetmiş ve zorlu bir yolculuktan sonra Türkiye’ye ulaşarak İstanbul’a yerleşmiştir ve halen İstanbul’da ikamet etmektedir.
1966 yılında ilk önsözünü yazarak yayınladığı Ademoğlunun İlk Mezhebi daha sonra farklı eserlerinde detayları ile ele alacağı pek çok konuya temel yaklaşımını, metodolojisini sunması bakımından önemli ve temel bir eseridir. İnsanoğlunun ilk imtihanlarını barındıran Habil ile Kabil kıssası üzerine inşa edilen bu kitapta Cevdet Said; henüz OrtaDoğu bugünkü kadar karışmamış; terör İslam’a ve Müslümanlara bir yafta olarak böylesine yapışmamış; şiddet, kan ve gözyaşı OrtaDoğu’da ve dünyada bu kadar kanıksanmamış iken, Müslümanlar için Habil’in mezhebi üzere bir yol haritası çizmeye çalışıyor idi. Şiddet ve savaşın artık geçerli bir mücadele yöntemi olmadığını ileri süren Said, “Herhangi bir toplum kendi bireysel iç dünyasını değiştirmedikçe Allah, onlara değişim nasip etmez” (13, Ra’d, 11) ve “Yasa budur; çünkü herhangi bir toplum kendi bireysel dünyasını değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez” (8, Enfal, 53) ayetlerini temel alarak toplumsal bir dönüşümün/değişimin hareket noktasının bireysel dönüşüm/değişim olduğunu vurgulamakta ve Müslümanlar için ‘tebliğ’ yönteminin öncelikli yol olduğunu savunmaktadır. Düşüncelerini sunarken bunları Kur’ân-ı Kerîm’den ayetler ile temellendirerek eser ve teorisinin merkezine kelâm-ı ilahiyi aldığını vurgulamaktadır. Sunduğu yöntemin “ne olursa olsun şiddet ve savaş karşıtı” boyutu bazı noktalarda eleştirilebilecek olsa da, eserin telifinin üzerinden geçen kırk yıllık süreçte yaşananlar ve belki daha da önemlisi son on yılda Suriye başta olmak üzere Orta Doğu ve Afrika ülkerinde şahit olduğumuz hadiseler pek çok konuda müellifi haklı çıkarmış görünürken, hala İslam Dünyası olarak benzer soru(n)lar ile daha üst düzeyde meşgul olmamız kitabın güncelliği ve önemini kaybetmediğini gösteriyor.
Tadımlık:
“İşte biz de böyle şiddete sarıldık ve değişim yolunun mutlaka iktidardan geçmesi gerektiğini düşündük. Bunun yanında iktidarın, değişimin meyvelerinden bir meyve olduğunu aklımıza getirmedik. Bizi bu hale getiren de bu tutumdur zaten.” (s.17, Ademoğlunun İlk Mezhebi, Pınar Yayınları, İstanbul – 2013, 4.baskı, Tercüme: Halil İbrahim KAÇAR)
“Metod, iki safhasıyla Hz. Peygamber (s)’in çağrısında çok daha açık ve nettir: İslâmî toplum oluşum sürecini tamamlamadan önce Hz. Peygamber (s) ashabına hiçbir şiddet eylemini emretmemiştir. Bu durum ancak İslâmî hükümlere boyun eğecek toplum yapılandıktan sonra gerçekleşmiş ve tüm ilâhî emirler bu toplumda uygulama alanı bulmuştur.” (s.46)
“Müslüman kardeşim; müsterih ol, cihad kıyamete kadar bakidir. Ancak onu istenen manada uygulamak, ilâhî değerlere bütünüyle teslim olan bir toplumu oluşturmaya bağlıdır. Böylece İslâmî bir toplum, savaşarak ve şiddet kullanarak değil, tebliğ ve ikna ile yapılanır. Bütün peygamberler de aynı metodu kullanmıştır.” (s.72)
“Keza, şöyle dememiz mümkündür: Bizim en büyük ve en tehlikeli düşmanımız, fikrî ve kültürel alandaki uyuşukluğumuzdur. Ümmetimizde yetişen fertlerin bu derece pasif olmalarının asıl sebebi budur.” (s.81)
“Toplumsal düzeyde gerçekleşecek değişimin hareket noktası bireysel değişimdir.” (s.95)
“Zira Müslümanların içinde bulunduğu gerçekleri İslâm diye savunacak olursak, soruna çözüm bulmamız mümkün olmayacaktır.” (s.97)
“Sonuç olarak biz şiddet eylemlerine ve bizim şiddetle itham edilmemize vesile olacak atmosfere taraftar olmadığımızı ifade etmek istiyoruz. İslâmî toplum bütün müesseseleriyle yapılanıncaya kadar bizim için en kârlı metod tebliğ metodudur.” (s.102)


Yorum bırakın