Necip Fazıl’ın Sabır Taşı kitabı üzerine yazılar- 4
Üzerine sözler söylenen sabrın muhatabı olmuşuzdur birçoğumuz. Dünya bu ya, türlü hali var. Ya mef’ul ya fâ’il… Efkarlanıp dillendiğimizde de içli ve uzun bir ah çeker, benim derdim sende olsa.. deyip ya derdimizi büyütür ya da karşımızdakinin derdi, tasasını küçümseriz. Oysa derdi veren Allah kabına göre vermiştir de biz bunu göremeyiz. Bir karınca çekirdek kabuğuna tahammul edebilecekken bir yetişkin insan çimento çuvalını taşımaya muktedir olabilir. İnsanın durup sen benim taşıdığım yükü taşısan diye karıncanın yükünü küçümsemesinin saçmalığıdır bizim çoğu zaman yaptığımız.
Sabır nedir ki acep? Hani insan karanlığın en zifiri anında bir ışık huzmesi bulur umuduyla bir yerlere gözünü diker ya hiç kırpmadan… Yüreği acı ve sızıyla kıvranırken yaşlı gözlerle göğe yönelir ya dilinde hiçbir sitem olmadan… Boğazındaki yumruyu tüm zorluklara rağmen yutar ya. Ve hatta belki de hazmeder ya… budur belki de sabır.
Sesinin en yüksek çıkacağı anda tüm etkenlere karşı dimdik durup kendine hakim olabilmektir. İçin kan ağlarken yüzüne sıcak bir tebessüm takabilmektir sabır. İçinde fırtınalar koparken sesine ılık bir rüzgar katabilmektir.
Tüm kan beynine sıçradığında la havle çekip Allaha havale etmektir tüm işi. Sabır susmaktır, kapamaktır dudak kilitlerini hem de en sıkı haliyle… gık bile demeden zehri içebilmektir. Yediği yumruk sonrası diş bilememektir hiç kimseye. Sabır; küllenen közleri sessizce izlemektir.
Sabır; yeri geldiğinde sabır taşını bile utandırabilmektir.

Yorum bırakın