İbrahim bir gece ateş yaktı. Bir su şişesi vardı yanında. İbrahim keskin bakışlarını her nasılsa ateşin ardına kadar uzatıyor, yanan odunların çıtırtısıyla cırcırböceklerinin seslerini ayırt edebiliyor, her nasılsa kesif duman kaplamışken her yani, o bir yerlerden ıhlamur kokusu alabiliyordu. İbrahimdi o, sessizliğinde çığlık koparan adam. Bu yüzden dostum zaten. Benim kadar açık sözlü, benim kadar hayattan kopuk. İbrahim bir efsane gibi hayatın dışından, hayatı daha net seyretmenin rahatlığındaydı. Bana anlatırdı bunları, bir de kendi dilinden anlayan kuşlara. Ta ki…
Ta ki gömdüğü aynalar bir yağmurla gün yüzüne çıkana kadar. Ben ibrahimi küçüklüğünden beri bilirim, top oynadıkları arsa, benim yattığım yerin hemen yanında. İbrahimin kalbinden geçen ilk ceylanı da ben bilirim. Ama hiçbir kızla konuşmadı hayatında. İbrahim, ateş yakmaktan arda kalan zamanlarında, filmlerdeki senaryo hatalarını bulmayı, sahaflarda sayfa sırası karışmış kitaplari ve kapanmış dergilerin sayılarını toplamayı, radyodan ilk defa duyduğu şarkıları dinlemeyi severdi. İbrahim, bana söylediğine göre, kardeşinden daha fazla harçlık almayı hiç kabul etmedi. Üstünü her zaman geri verdi babasına. İbrahim bu yüzden benim sırdaşım oldu.
Ta ki aynalar gömüldüğü yerden çıkıncaya, ibrahimin yüzü kendine görününceye kadar. İbrahim, yıktığı putların yerine yenisini kendisi koymamak için, beni ve otlarının arasında taşları kaybolmuş bu sevimsiz tarlayı terk etti. Olsun, kuşlar ibrahim’in dilini bildiği sürece, o hiçbir zaman bir köpükten ibaret olmayacak. Bunu bilmek bana yeter.

Yorum bırakın