Yazar: Tuba Terzioğlu
Her ne kadar günlük kullanımda “aktar” desek de kelimenin aslı Arapça ıtr kelimesinden türemiş meslek ismi formunda “attar”dır. Yani, esansiyel yağlar ve tıbbi aromatik bitkilerin satıldığı dükkan veya satıcı anlamındadır. Galat-ı meşhur olan aktar, zamanla galat-ı meşruya dönüşüp TDK imla kılavuzunda ses dönüşümüne uğradığı belirtilerek son hali ile kendine yer bulabilmiştir.
Kitaptaki “Dükkân” bir attar dükkânının fizikî varlığının çok ötesinde, insanların maneviyatla, sohbetle, irfanla bağlarını canlı tutan bir yuva…
Bazen bir kitap, bazen bir mekân, bazen de bu kitapta olduğu gibi bir koku anlatıverir bize insanı.
Ahmet Yüksel Özemre Üsküdar’da bir attar dükkânında başlayan hikayesinin sonunda buldu kendi öz varlığını… Ben, okuduğum kitaplardaki karakterlerin ruhunu kokluyorum; Özemre ise o dükkândan yolu geçen ruhların, orada bıraktığı parçaları.
Dükkânda Özemre’nin bin bir özenle betimlediği cam şişelere konulan kokular, tıpkı kitap sayfaları arasına hapsedilen ruhlar gibiler; ilki buruna, ikincisi kalbe dokunuyor.
Derler ki ruhlarımız, Cennet’te yaratıldığından hep en güzeli, en iyiyi ararmış. İnsanoğlunun bu dünyadaki cenneti de çocukluğudur. Hayatı boyunca ona özlem duyar, Özemre de sanki attar dükkanında çocukluğuna açılan bir zaman tüneli bulmuş gibidir. Belki bir kokunun, belki tanıdık bir yüzün peşine takılıp gidiyordu o güzelim yıllarına. Dükkan kapatılana kadar devam eden sadık ziyaretleri, bana böyle düşündürüyor.
Tahminen 1940 – 1970’li yılların Üsküdar’ının; mürşitlerinin, hocalarının, doktorlarının, sanatkarlarının, düşünce insanlarının hatta meczubîninin izlerini süreceksiniz eser boyunca.
Kitaptaki tasavvuf kokusu başlangıçta kitabı elime almamı zorlaştırsa da bir kez okumaya başlayınca fark ettiğim akıcı üslup, merakımı hep tetikte tuttu. Eserde anlatılan mürşitlerin, müritleri nazarındaki olağanüstü halleri, beni bir sorunun peşine düşürdü.
Anlamı kim yaratır: hakikat mi, insan mı?
Aslında hayatın kendisi daha birkaç ay önce bu soruma cevap vermiş ama ben daha yeni fark ediyorum, biraz geç öğreniyorum galiba.
Bu yıl Tarım Bakanlığında rotasyon vardı -tarım il ve ilçe müdürlerinden en az beş yıldır aynı yerde görev yapanların, görev yerlerinin zorunlu değişimi- eniştem de bu rotasyona tâbi idi. Yazın geldiklerinde eniştemi, ablamı ve çocukları alıp Ankara’da boş gözüken tek ilçe olan Çamlıdere’ye götürdüm. İlçeyi gezdikten sonra Şeyh Ali Semerkandî hazretlerini ziyarete gittik. Ablam ve eniştem sûfidir, “işaret”lere pek bir önem verirler. Ben de içimden dua ettim, “Ya Rabb şunlara bir işaret gönder, içlerine sinsin burası.” Ziyaretimizi tamamlayıp geri dönerken gözüm hazretin meczuplarından birine takıldı. Yola kurulmuş gelene gidene laf atıyor, yüzünde hem ciddiyet hem de oyunbaz bir ifade var. İçimden “Tamamdır, işaret geliyor.” dedim. Bir hızla öne geçip ablamlara yaklaşmaya çalıştım ki adamın onlara ne diyeceğini duyayım.
Maalesef, meczup bizimkiler yanından geçerken tek kelime etmiyor. Derken meczupla göz göze geliyoruz, “Hoş geldiniz, yine bekleriz, yine gelin” diyor. Gülümseyerek “Hadi inşaallah” deyip yoluma devam ediyorum, koluma tutunmuş olan annemle birlikte. Tam uzaklaşacakken adam arkamızdan bağırıyor: “Merak etme, sen daha çoook geleceksin buraya!”
Annem kolumu çimdikliyor, “Ne konuşuyorsun elin adamıyla bak arkandan laf atıyor” diyor. Ben ise gülümseyerek “Ama anne, o elin adamı değil ki…” diyebiliyorum, sadece.
Kitap bitiyor, derin düşüncelere dalıyorum:
“Belki de işaret, ablamla enişteme değil, bana gelmişti o gün.”
“Belki de insan neye, ne kadar inanırsa hayat da onu o kadar ciddiye alıyordu.”
“Ve belki de bazen bir işaret, sadece hazır olan kalbe geliyordu.”
Velhasılıkelâm, kime niyet kime kısmet.


Yorum bırakın